anasayfa
turizm
tarih
kültür
arşiv
haberler
ulaşım
haritalar
turizm tesisleri
brosürler
für Deutsch klicken sie bitte hier
click for English
bartin rehberi
ilçeler
iletişim
© Bu site, Bartın İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Bilgi İşlem Birimi Hüseyin Boran  tarafından tasarlanmış ve T.C. yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır.
Sitenin isim ve yayın hakları Bartın İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'ne  aittir. Sitede yayınlanan yazı, fotoğraf, harita, illüstrasyon ve konuların her hakkı saklıdır. İzinsiz, kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz.
© 2008 Bartın İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü
    BARTIN

       Masalsı ve Destansı Şehir
        

      GENEL BİLGİLER

      Bartın Adının Kaynağı

       Bartın adını, koro türküleri, tanrıça Athena, muhteşem akan su manalarına gelen Parthenious’tan(Bartın Irmağından) alır. 

       Homeros İlyada Destanı’nda dönemin Bartınlılarından şöyle bahsediyor.

 Erkek yürekli Pylaimenes komuta eder Paphlagonialılara,
 Gelmişler yaban katırlarıyla ünlü Enetlerin yurdundan,
 Kytoros’ta, Sesamos’ta otururlar,
 Parthenios Irmağı çevresinde kurmuşlardır ünlü saraylarını, 
 Kentleri Kromna, Aigialos, yüksek Erythinoi’dur. 

     Günümüzden 2060 yıl önce yaşamış Romalı ozan Gaio Valerio Catullo (İ.Ö.88-54), bir şiirinde Gideros, Amasra, Karadeniz ve şimşir ormanları ile Gideros’ta yapılan bir tekneyi  anlatıyor. 
 
Şu gördüğünüz tekne dostlarım, 
En hızlısı olduğu söylenir.
Küreklerle ya da yelkenle
Uçarcasına ilerleyen bu tekneyi
Aşıp geçmeyi kimseler başaramadı.
Derler ki; Hiçbiri onu yolundan alıkoyamadı.
Ne Adriyatik’in tehlikelerle dolu kıyıları,
Kiklades Adaları, asil Rodos,
Ne Trakya’nın vahşi Propontus’u, hırçın Karadeniz.
Bir tekneye dönüşmezden önce o,
Çalılıkların sıklıkla fısıldaştığı Gideros ormanlarında
Yaprağı bol ağaçlardan biriydi.
Karadeniz kıyısındaki Amasra,
Zengin şimşir ormanlarıyla Gideros
Onu biliyorlardı, onu çok iyi tanıyorlardı.
Derler ki; Bu tekne senin tepelerinde hayat buldu,
Kürekleri senin denizlerinde değdi suya ilk kez.
Tüm denizlerin hakimini o taşıdı uzaklardan, kasırgalar içinden
Kah bir doğudan bir batıdan esen fırtınaları atlatarak,
Kah Jüpiter’in üflediği rüzgarları yelkenine doldurarak.
Kumsalların sakin koynuna sığınmadı asla.
O, çok uzaklardaki denizlerden gelerek
Bu sakin göle ulaştı.
İşte böylece zaman akıp gitti: Şimdi, bu kuytu yerde yaşlandı
Ve kendini sana adadı.
Sana, Castor’a ve sana, Castor’un ikizi olan Polluce’ye,
Cevza burcunun öteki yıldızına...
 

         Bartın’ın sınırları ve iklim

       Kuzeyi 59 km.lik Karadeniz’le kucaklanan Bartın; doğuda Kastamonu, doğu ve güneyde Karabük, batıda da Zonguldak illeriyle komşudur. 
      
      İlde yazları sıcak, kışları serin geçen Karadeniz iklimi hüküm sürer.

                                                                                                                                      
      Ulaşım

      Bartın’ın şehirlerarası ulaşımını sağlayan karayolu; batıda Çaycuma-Devrek (Zonguldak)-Mengen-Yeniçağa (Bolu), güneyde de Safranbolu (Karabük)-Gerede (Bolu) üzerinden E–80 Otoyolu ile E–5 Karayoluna ulaşmakta, doğuda Cide (Kastamonu), güneyde de yine Safranbolu (Karabük) üzerinden Orta ve Doğu Karadeniz ile İç Anadolu’ya açılmaktadır.

        Bartın’a komşu Kastamonu, Zonguldak ve Karabük ile Ankara, İstanbul ve İzmir illerine düzenli otobüs seferleri yapılmaktadır.
 
         Bartın’ın bazı illere ve ilçelere uzaklığı(Km.)

       İstanbul 441, Ankara 278, Karabük 83, Kastamonu 181, Bolu 170, Zonguldak 84, Amasra 17, Kurucaşile 62, Ulus 37, Safranbolu 74, Cide 90, Çaycuma 43

        Demografik Yapı

       Bartın’ın 2007 sayımına göre nüfusu 182,131’dir. Nüfusun %32.3’ünü oluşturan 58,788 kişi kentsel, %67.7’sini oluşturan 123,343 kişi kırsal kesimde yaşamaktadır. İl Merkezinin nüfusu 47.082’dir.

       Ovalar ve Yaylalar

      Bartın Irmağı ve kolları tarafından derin bir biçimde parçalanan arazi çok engebeli bir görünümdedir. Irmağın genişlediği alanlarda ve dağların oldukça dik yamaçları arasında dar ve derin vadiler yer alır. Kent merkezlerine inildikçe düz ovalar artmaktadır. 

     Bartın’ın en önemli yaylaları; Uluyayla, Ardıç, Gezen ve Arıt yaylalarıdır. Arıt yaylası, Küre Dağları Milli Parkı içerisinde yer almaktadır.

       Plajlar

Bartın’ın, dik ve ormanlık yamaçlarla denize ulaşan 59 Km.lik kıyı kesimi, olağanüstü güzellikler sergilemektedir. 

Çoğu bakir olan bu koylar; temiz kumları, az dalgalı suları, renklerle bütünleşen bitki örtüsü ve ilginç peyzaj değerlerin oluşturduğu doğal güzellikleriyle beğenilmektedir.

Bartın plajlarından İnkumu, Amasra ve Çakraz plajları; sosyal donatılarıyla deniz turizminin en önemli merkezleridir. 

Bunların yanında batıdan doğuya doğru Kızılkum, Hatipler, Mugada, Güzelcehisar, Bozköyaltı, Akkonak, Göçkün, Karaman(Çambu), Tekkeönü, Kurucaşile ve Kapı suyu, günübirlik olarak faydalanılan plajlardandır.

Güzelcehisar Lav Sütunları   
       Tarih ve doğanın iç içe olduğu Güzelcehisar, Bartın'a 17 km uzaklıktadır. Güneş, kum ve denizi ile tanınan Güzelcehisar sahip olduğu 80 milyon yıllık "Lav Sütunları" ile daha da anlamlı hale gelmiştir. Söz konusu sütunların oluşum aşamaları şöyledir.   
       Jeolojik geçmişte dünyada Pangea denilen tek kıta vardı. Evrenin büyük bölümü sularla kaplı idi.  Günümüzden 250 milyon yıl önce Anadolu’nun bugünkü yerinde ise Tetis Okyanusu yer alıyordu.  Kretase sonu ile Tersiyer başında(50–80 milyon yıl önce) kara parçaları su yüzüne çıkmaya başlamıştı. Tetis okyanusu tabanının kuzeydeki tabanın altına dalıp batması ve her iki tabanın yerin derinliklerinde erimesi ile Karadeniz’in güneyinde, Bulgaristan-İğneada-Sinop-Artvin- Gürcistan arasında şerit gibi uzanan volkanlar zincirinin oluşmasına sebep oldu. Muhtelif aşamalarda volkanlardan akan lavlar soğuyup kristalleşerek kaya haline dönüşürken, soğuma ve katılaşmanın doğal sonucu olarak büzülmelere sebep oluyordu.
      İşte bu büzülmeler kayada gerilim yaratmış, bu hareketin doğal bir sonucu olarak çatlaklar meydana gelmiştir. Dış etkenlerin de varlığıyla söz konusu çatlaklar giderek büyümüştür. İşte altıgen, beşgen ya da dörtgen biçimli bir yapıya dönüşen bu düzgün geometrik yapıya Lav Sütunu denilmektedir. 

     Güzelcehisar lav sütunlarının çapları 50-100 cm olup, boyları 30 mt.nin üzerindedir. 

     Kuzey İrlanda, İskoçya ve Kaliforniya'da bulunan lav sütunları koruma altına alınarak doğal miras kabul edilmişlerdir. Kaliforniya'daki Devil's Postpile doğal anıtı her yıl dünyanın dört bir yanından gelen yüz binlerce turist tarafından ziyaret edilmektedir. 

     Türkiye'de Jeolojik Miras Envanteri Önerileri içersinde bulunan Güzelcehisar lav sütunları, dünyanın ender gelişmiş doğal oluşumlarındandır.
      Diğer taraftan Güzelcehisar, Karadeniz sahilinde lav sütunları, harika denizi, yeşilliklerle kaplı çevresi ve doyumsuz günbatımı ile görenleri büyüleyen ve mutlaka görülmesi gereken yerlerden biridir.  

    Ulukaya Şelalesi ve Kanyonu 

     Ulus ilçesine 17 Km. uzaklıkta bulunan Ulukaya Şelalesi ve Kanyonu; çevresindeki panoramik güzelliğiyle yoğun ziyaretçi çekmektedir. 

     Kanyonun uzunluğu yaklaşık 1.5 km olup, yüksekliği 300 mt.’dir. Şelale kaya oyuğundan çıkan suyun, 20 mt. yükseklikten düşmesiyle oluşmaktadır. Ulus çayında, 30–40 mt.  genişliğinde bir gölet meydana getiren suyun debisi 200–250 lt/sn’dir 

     Her kim Ulukaya şelalesinden bir yudum su içerse, yüzünü yıkarsa ya da bir mendil ıslatırsa içinde gizemli kalmış sevgi kırıntılarından arınırken, Selamnos’un acılarını belirli bir miktarda azaltır konulu mitoloji, bir hayli ilgi çekmektedir.

      Gölderesi (Çambu) Şelalesi

      Kurucaşile İlçesi Karaman (Çambu) köyüne 7 km uzaklıkta bir vadi boyunda oluşmuştur. Kanatlı Köyünden gidilen şelale ormanlık bir saha içersinde, 15 m yükseklikten kademeli olarak düşmektedir.

        Aksu Çayı Şelalesi        

        Ulus-Kumluca Beldesine 18 km. uzaklıkta, Kızıllar Köyünün Umar tepesi mevkiindedir. Umar tepesini 10 mt genişliğinde ikiye bölen Aksu çayı, üç aşamalı olarak 35 mt.lik bir yükseklikten düşerek şelaleyi oluşturmaktadır. 

        Ayrıca, Umar tepesindeki kayalarda Hz.Ali’nin atının ayak izlerinin bulunduğu yerde; kurak geçen yaz aylarında yağmur duası yapılmaktadır. 

        İşte bu özellikler, Umar tepesini ve Aksu Çayı Şelalesini çekici kılmaktadır.



        Kara Avcılığı

        Bartın,  zengin av ve yaban hayatına sahiptir. Sadece Bartın-Kastamonu Küre Dağları Milli Parkı içerisinde, 40 memeli hayvan türü ile 129 kuş türüne rastlanmıştır. Tampon alanda 24.212 ha.lık alan yaban hayatı koruma alanı, 18.843 ha.lık alan da av yönetim alanı olarak planlanmıştır. 

Ayrıca, Ulus Kumluca beldesinde Gezen, Ardıç ve Kokurdan bölgelerini içine alan Bartın-Safranbolu karayoluna kadar uzanan ve özellikle Geyik ve Karacaların yaşadığı 7000 ha.lık alan, Yaban Hayatı Geliştirme Sahası olarak tescillenmiştir. 

Bartın’da kara avcılığının en önemli merkezleri; Uluyayla, Arıt yaylası, Kurucaşile ile Ulus yöreleridir. Av sezonlarında ördek, kaz, bıldırcın, toy, üveyik, çulluk ve geyik, tavşan, yaban keçisi gibi hayvanlar avlanmaktadır. Av yasağı kapsamında olmayan kurt, çakal, tilki ve domuz gibi hayvanları yıl boyunca avlamak serbesttir.

BARTIN ŞİVESİ
Bartın yöresinin ağız özellikleri 13. yy Kuman metinleri ile ilginç benzerlikler göstermektedir. Zaman zaman Anadolu Türkçesindeki yerel kurallardan ayrılmakta 700 yıl önceki Kıpçak-Kuman metinleri ve onun günümüzdeki alternatifi olan Karaim Lehçesi ile kıyaslanabilecek niteliktedir. 
 
EVLENUKEN NELLEDEYDİY BE ADAM?

Adamıy çok önemli bi işi vamış. Ondan dolayı Gangraya gidmek isteya. Tam teyareye minecekken kulanda bi ses. Minme deya.. Bu teyare düşecek.! Dönya, etrafına şöle bi bakya. Kimsele yok. Emme garibiy içine bi gurt düşverya. Nihayette Minmeya. İkinci teyareyi bekleken gara habelle ulaşıya. Yani teyyare düşya. Gurtulan olmaya. Bu sefer Haydarpaşa’ya gada goşşa goşşa gidya ve ulaşya Bu sefer bi dene tren bileti alya. Tam tirene minecek. Aynı ses gene gulağında peydah olya. Minme bu tren raydan çıkcak. Etrafına şöle bida bakya. Gene kimsele yok. Allah Allah, yarabbü yaresullah deya. Bu sefer de trene minmekten vazgeçya. Evine gelya. Saba gada uyuya. Sabalin gasteyi açya. Bakya ki ne gorsün. Tren Eskişeherde raydan çıkya. Şu gada ölü, şu gada yaralı. Vay anasına be deya. Bi taraftan da Allah’a şukredya. Bu sefer de otobosa gidya. Bi bilet alya. Tam mineken gene o ses. Bu otobosa binme. Firenleri patlaycak. Gene dönüp etrafa bakya. Kimsele yok. Allah Allah deya. Artuk dayanamaya. Avazu çıktığı gadar bavurya. Sen kimsiy yavu. Sen beni deli mi edecesiy! Deyaki hayır, asla, öle bi neyetim yok. Sen annamadıy emme ben seniy eyilik meleyim. Bu sefer adam eyicene gızya. Madem öle de ben evlenüken sen nelledeydiy be adam?     
         
      KÜLTÜR KENTİ BARTIN

        Bartın dünyanın tüm kokularına karışmış gizli bir kokudur. İçine siner insanın ve çıkmaz yaşadığı sürece. Nice kültür, nice uygarlık Bartın’dan geçmiş, kimi iz bırakmak istemiş, kimi de iz alıp getirmiştir. Bartın hemen açmaz gizemlerini, kat kat sisler altına saklar. Emek ister yaşayanından, konuğundan. Keşfedilmek ister tarihinin ve geleceğinin labirentlerinde. Yüzlerce hikayeyi özenle saklar, kendisine yaklaşanı da hissettirmeden hikayesine katar. Belki de bu yüzden özlenir Bartın. Gelen gitmek istemez, giden de uzaklaşmak istemez. Öylesine geçenler bile efsanelerle yaşar. Güvercinlerin arasına karışan kumrularıyla, yakamozlu nehriyle, boğazıyla, türküleriyle, tarihiyle, kültürüyle insanlığın geçmişini gelecekle buluşturur.





       MERKEZ İLÇE

      M.Ö. 1200 yılına kadar Gasgas kabilesinin yaşadığı Bartın’da Hititler, Frigler, Kringenler, Kokonlar, Enetliler, Kimmerler, Lidyalılar, Persler, Makedonyalılar, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular ve Candaroğulları yer almışlardır. 

      1392’de Yıldırım Beyazıt tarafından Osmanlı topraklarına katılan Bartın; 1811’de Başmutasarrıflık, 1924 yılında Zonguldak’ın bir ilçesi ve 1991’de ise Türkiye’nin 74. ili olmuştur.
 
      Bartın’ın kültür dokusu denilince hemen akla Galla Pazarı, ahşap Bartın Evleri, düğünler, bayramlar, bazı gelenekler ile el emeği göz nurunun akıtıldığı “Tel Kırma” becerisi ve ağaç oymacılığı gelmektedir.

     Galla Pazarı adını, bahçesinden ve hayvanlarından elde ettiği sütten yoğurda, biberden domatese, çilekten vişneye kadar tazecik ürünlerini pazarlayan vefakâr kadın¬larından almıştır. Bartın’da yaz-kış demeden her Salı ve Cuma günleri kurulan Galla Pazarı; bir yandan 200 yıllık bir geleneği yansıtırken, diğer yandan da köylüyle kentliyi kaynaştıran önemli bir pazaryeri olma özelliği taşımaktadır.
 

       Ahşap Bartın Evleri, gerek plan şemaları ve gerekse sergilediği sanatlar açısından İstanbul Kağıthane’deki yapılardan sonra Türkiye’de tek örnektir. Anadolu’daki ahşap evler dini inanıştan dolayı haremlik, selamlık gibi bölümlere ayrılırken; Bartın’da bu tür bir ayrışma yoktur. Aksine evlerin plan şemalarında kadına sokağa kadar varan bir özgürlük betimlenmiştir. Ahşap evlerin dış yüzeylerinde Art Neuvau ve Barok sanatlarına yer verilmiştir. Yine dış mekânda en güzel manzaraları seyretmek amacıyla balkon yaratılmıştır. Oysa 18.yy Avrupa’sında balkonlar sadece saraylarda kullanılan bir mekândı.
 
      Bartın’ın  kırsal kesimdeki bayramlar, birbirine yakın olan köyler arasında günümüzden 200 sene önceki sıralanış biçimine göre kutlanmaktadır.

      İlde modern düğünlerin yanı sıra, geleneksel olarak yapılanlarına da rastlanır . Nostalji içeren bu düğünler; Cuma günü “Tellal Çağırma” ile başlayıp, bir hafta süren etkinliklerden sonra, “Duvak” ile sona ermektedir. 

     Daha eskilerde “ Tepeycük ve Beddam” geleneği, Paskalya Bayramı’na alternatif olarak kutlanmıştır.
 
     “ Tel Kırma” işlemeciliği, Bartın’la özdeşleşmiş el emeği göz nuru sanatı olup, aynı zamanda tarihin derinliğinden gelen bir geleneğin beze yansımasıdır. Kız ya da oğlan olsun, Bartın’da bir çocuk dünyaya geldiğinde, kafası örtüyle örtülüp, bir tas suya ateşte eritilmiş kurşun dökülür. Sonra bu sudan çocuğa içirilir. Anlamı, 3000 yıl önce Homeros İlyada Destanında “Truva savaşına katılanlar Parthenious’un sulamış olduğu topraklarda yetişen yiğitlerdi” sözünün özümsenmesidir. Bartınlı için mert olmak, cesur olmak, Homeros’un dediği yiğitliğe erişmek yaşamın olmazsa olmazıdır. Onun da yolu küçücük yaşta kurşun suyunu içmekten geçmektedir. Böylece delikanlılar mert ve yiğit olurken, kız çocuklarında da gümüşi renklere karşı bir sempati doğar. Sonra beş ya da altı yaşlarına gelen kız çocukları başta annesini, ablasını, eğer varsa annanne, babaanne gibi büyüklerini taklit ederek Tel Kırma’yla tanışırlar. İlerleyen yıllarda gergef ve özel iğne, kızlar için vazgeçilmez bir demirbaş olacaktır.  
 
      Gezip görülecek yerler: Galla Pazarı, Gazhane Parkı, Bartın’ın ilk Oteli, Asma-Kemer-Orduyeri Köprüleri, Samancı oğlu Etnografik Müzesi, Taşhan, Şadırvan, Ebu Derda Türbesi, İbrahim Paşa Camisi, Çağlayan, Güzelcehisar Lav sütunları. 
 
     ARIT

     Merkez ilçeye bağlı bir belde olan Arıt; yer yer 1300 rakımına ulaşan sarp dağlar arasındaki bir vadide kurulmuştur. Doğusunda Kastamonu, kuzeyinde Kurucaşile ve güneyinde Ulus ilçeleri yer alır.

     Bartın’ın “Oniki Divan Merkezi” olarak teşkilatlandığı 1811- 1867 yılları arasında Arıt’ın da iki divandan oluştuğu bilinmektedir. 

    1940’lı yıllarda Bucak olan Arıt’ta, 1994 yılında Belediye teşkilatı kurulmuştur.
 
     Küre Dağları Milli Parkı içinde yer alan Arıt’ın yakınında Zoni Yaylası bulunmaktadır. Biraz daha aşağıda karayolundan görülebilen Çöme Kanyonu ürperten bir görüntü vermektedir.

      Beldenin, diğer yörelerde görülmeyen başka bir özelliği daha vardır. Osmanlılar döneminde sadrazamlar, fiziki olarak biraz yıpranan veya gözden düşen eşlerini bölgeye sürgüne gönderiyordu. İşte bu durum Arıt ve çevresinde gen birikimine sebep olmuştur. O nedenle, Bartın ve çevresinde en güzel kız ve erkek çocukları Arıt’ta dünyaya gelmektedir. 

     Bölge arkeolojik alanlarla doludur. Ulaşımın fiziki şartlar uygun olmadığından söz konusu yerleri görmek bir hayli güçtür. 

    Arıt eko turizmine oldukça elverişlidir. Burada kayaya tırmanma, dağ yürüyüşü, atlı doğa yürüyüşü, yamaç paraşütü gibi sporları yapmak mümkündür. Arıt’ın derin ormanlarında 5–6 kişinin birlikte kollarını açarak çevreleyemediği yüzlerce anıt ağaca rastlanır. Floranın içinde orman gülleri o kadar fazla ki, sanki özel olarak dikilmiş hissi verir. İlkbahar ve yaz aylarında ortaya çıkan orman gülleri, seyredenlere iki şey hatırlatıyor:  

     Nemrut, putları kıran Hz. İbrahim’i cezalandırmak için mancınıkla kocaman yanan ateşin içine fırlatılır. Bülbül, Hz. İbrahim bu ateşte yanacak diye egzotik sesiyle ağlamaya başlar. Yaratan bu hazin duruma müdahale eder. “Ol” demesiyle yanan ateşi söndürüp, bir gül bahçesine dönüştürür. Bülbülün güle olan aşkı ve yanık sesi, ateşe atılan Hz. İbrahim’in yanma korkusundan ileri gelmektedir.  

     Başka bir konu ise Divan şairlerine esin kaynağı olan gül ve bülbül aşkı. Eskiden gülün rengi kırmızı değildi. Bülbüle de hiç yüz vermiyordu. Gülün kayıtsızlığına dayanamayan bülbül onun gövdesine konuverir. Diken bülbülün göğsüne batınca, akan kan gülün dibine dökülüp,  köklerindeki damarları vasıtasıyla bedeninde yayılmaya başlar. Gül, işte o günden sonra hep kan kırmızısı renginde açmaya başlar. 

     Arıt’taki orman güllerinin bülbüle batacak dikenleri yok. Ama kırmızı renkleri hüzün veriyor. Hz. İbrahim’i hatırlatıyor. O nedenle bülbüller hem üzgün, hem de aşık. Ötüşlerindeki incelikten fark ediliyorlar.


      AMASRA

      Tanrı’nın yaratmak için ne kadar uğraştığı bilinmiyor.  Bilinen tek şey; Plinius’un “Zarif ve Güzel” dediği Amasra’yı, Niketas “Dünyanın Gözü”ne, Cenovalılar “Çiçekli Kale”ye, “Gölge Etme, Başka İhsan İstemem”diyen Diojen “Bir Denge”ye, Türk Sanat Müziği’nin duayeni Zeki Müren “Küçük Kapri”ye benzetmiştir. 1460 yılındaki fetih sırasında, Fatih Sultan Mehmet manzaradan çok etkilenmiş olmalı ki, yardımcısına, “Lala Lala Çeşm-i Cihan Buramı Ola” diyerek, hayretini gizleyememiştir.   

     Yine Şair Tahir Karaoğuz bir Rubai’sinde;

   “ İlk önce Amasra ile bezenseydi bu alem,
     Hatta, takdir-i ilahi bile bozulurdu,
     Bir meyve yüzünden kovulan Hazret-i Adem,
     Havvayı seren dibinde değil, burada bulurdu” demektedir.  

      Amasra’yı egzotik kılan 7 tepe, bir yarım ada ile iki ada ve iki körfezden oluşan doğal yapı ile yeşilin cennet imajına bürünmüş orman örtüsüdür. Bu özelliklerinden dolayı, turizmi1940 yılında başlatmış ve Türkiye’nin ilk turizm kasabası olma ünvanını sahiplenmiştir. 

     Şehrin antik çağdaki adı, susam diyarı manasına gelen “Sesamos”tur. M.Ö. 3. yy’da Amasra’yı yöneten bayan liderin (Amastris) adı, Osmanlılar’a esin kaynağı olmuş ve şehrin ismi bundan böyle “Amasra” olarak kabul görmeye başlamıştır. 

      Eskimiş şehrin ilk sahibi Amazonlardır. Amazonlardan sonra, Fenikeliler, İonyalı’lar, Kayralılar, Akalar, Persler ve Amastris dönemini müteakip, Pontus’lular, Romalılar, Bizanslılar, Osmanlılar Amasra’yı yurt edinmişlerdir. 

    Amasra, kalesiyle, bedesteniyle, Kuşkayası Yol Anıtı’yla insanı günümüzden alıp geçmişin gizemiyle tanıştırır. Tarihin derinliklerinde bir an için yalnız bırakarak eşsiz bir duygu verir. Binlerce yıl öncesinin havasını solutarak; Apollon, Artemis, Hermes, Amastris ve daha niceleriyle buluşturur.

    Kimi savaşlardan, kimi depremlerden nasibini alsa da, Roma, Bizans, Ceneviz ve Osmanlı dönemlerinden günümüze ulaşan kale, kilise, Kuş Kayası Yol Anıtı, Kemerdere Köprüsü, Aya Yorgi Tepesi’ndeki oyma mağaralar, yeraltı galerileri, ahşap evler ile Bedesten, antik tiyatro, yeraltı çarşısı, forum, şeref yolu, akropol, nekropol, dalga kıranlar ve Osmanlı Hamamı gibi arkeolojik ve kültürel varlıklar, çağlar öncesinin birer simgesidir. 
  
    Masalsı şehirde, tarihin tanığı yeşil tepelerden mavi koylara eşsiz bir panorama uzanır. Pencere ve balkonlardan doğaya ve denize bir bakış, gün boyu bin bir gizemi seyrettirir. Cenova izlerini taşıyan dar sokaklar, şişman kediler, martılarla kucaklaşan adalar, rengarenk zakkumlar, susamlar,  nergisler, biteviye dans eden binlerce yeşil, güneşin batarken bıraktığı firuze renkler,  ay ışığı gecelerde yaratılan yakamozlar ve daha neler neler görülür Amasra’da.

   Hele bir kez Amasra’ya gidip de güneşi ve yıldızları gördüyseniz ondan sonra gökyüzü sizin için bir daha asla aynı gökyüzü olmayacak, ne güneş, ne de yıldızlar başka hiçbir yerde bir daha parlak görünmeyecektir gözünüze. 


   AMASRA MÜZESİ

    1955 yılında, antik bir yerleşim merkezi olan Amasra ve çevresinde sık sık ortaya çıkan taşınabilir arkeolojik ve etnografik eski eserler, Belediye binasında küçük bir salonda sergilenmeye başlanmıştır. 1976 yılında Kültür Bakanlığı’nca müze binası arayışları sürerken 1884 yılında Denizcilik Okulu olarak yapımına başlanan ancak bitirilemeyen bina satın alınarak restore edilmiş ve 1982 yılında tamamlanmıştır. 

    1982 yılından beri bugünkü tarihi binasında hizmet veren ve dört teşhir salonundan oluşan Amasra Müzesi’nde; Hellenistik, Roma ve Bizans, Ceneviz ve Osmanlı Dönemlerine ait eserler sergilenmektedir.

   BALIK VE SALATA

    Balığın insan hayatında önemli bir rol oynadığı inkâr edilemez. Özellikle de lezzeti ve sağlığa olan yararları ele alınınca, balık Amasra sofralarının vazgeçilmez bir yiyeceği olmuştur. 

    Amasralılar bilirler ki bir sofra mutluluk yaratmalı, iştah açmalı. Yemeye başlandığında mutlaka sağlık dağıtmalıdır. Amasralı mönü tasarımcıları balık ve salatanın mideden önce göze hitap etmesini isterler. Bu anlayış, yağda pişen balığa altınımsı bir renk verirken; yağ, sirke, nar ekşisi ile kırmızı, turuncu, yeşil ve sarı renkli en az otuz altı çeşit malzeme kullanımı ile farklı lezzet ve renkleri şiirleştiren mükemmel bir Amasra Salatası yaratmıştır. 

     Önceleri evlerde yapılan balık ve salata, Mustafa Amca’nın özverileriyle lokanta menülerine girdi. Orada ünlenerek, Amasra’ya gelen insanların vazgeçemediği bir yiyecek ve fotoğraf karelerinin vazgeçemediği görüntü haline geldi.
  

  YAT TURLARI

    Amasra’da, Karadeniz’in kristal suları sakinse yat turlarına kesinlikle katılmak gerekir. Büyük limanda çift güverteli yatlar kaşifleri turlara getirmek için hazır bekler. İstenilirse yatların üst katlarında güneşlenilir veya gölgede turun tadı çıkarılır. Nadir olarak yunuslar, Tavşan Adası’ndaki tavşanlar ve martılar görülmek istenilirse etrafa çok dikkatli bakmak lazımdır. Çünkü her an kendilerini göstermek isterler.
 
    Yeterli katılımcı sayısını bulan yatlar, Büyük limandan hareket ederek, Tavşan Adası, Boztepe Arkası, ya da Hacı Denizi’nden Küçük Limana ulaşırlar. Küçük Limanda bir iki tur attıktan sonra aynı rotayı izleyerek 45 dakikada hareket ettikleri noktaya geri dönerler. Özel olarak daha uzun mesafeli ve yemekli turlara katılmak mümkündür. 
     Gezip görülecek yerler: Kuşkayası Yol Anıtı, Bedesten, Amasra Müzesi, Amasra Kalesi, Kemere Köprüsü, Ağlayan Ağaç, Tavşan Adası, Boztepe, Tavşan adası, Fatih Camisi,(Kilise), Şapel, İç Kale, Hasar Peçe Su Tüneli, Mendirek, Kemerdere Köprüsü Değirmen ağzı. 


 
  GÜRCÜOLUK MAĞARASI
     Gürcüoluk Mağarası Amasra’ya13, Çakraz’a ise 6 km.uzaklıktadır.
    Mağara, damlataşı oluşumları bakımından oldukça zengindir. Damlataşlar çok çeşitli renk ve şekiller arz eder. Mağara içersindeki sarkıtlar, dikitler, sütunlar, org desenli duvarlar, perde damlataşları ve ayrıca mağara çiçekleri, mağara gülleri orta boy dikitlerin üzerinde oluşmuşlardır.
    Mağara içersindeki bu gizemli görünümün seyri, seyredenleri büyülerken, tabiatın ne kadar muktedir olduğuna işaret eder.
    Mağara yatay yönde gelişmiş, ortada bir salon ile onun etrafında birbirine geçişi olan 36 odadan oluşur. Tavan yüksekliği odalara göre görecelidir. 
    Gürcüoluk mağarası bir bütün olarak alındığında, giriş noktasından en uç noktaya kadar olan uzunluğu 159 metredir. 2007 yılında Bartın İl Özel İdaresi tarafından yapılandırılan Gürcüoluk Mağarasının işletmeciliğini özel bir şirket yapmaktadır. 
   ÇAKRAZ
    Çakraz’ın antik çağdaki adı Erythinoi olup, Erytninos’lular ve kızıl anlamlarına gelir. Strabon Erythinoi için “...bunlar iki yüksek kayadır” der. Mitolojilerde de Şimal Yıldızı olarak geçer. Günümüzdeki Çakraz  bir bölgenin ismini niteler. 
     Bize göre Çakraz dallardaki yeşili, göğün engin maviliğini, denizin uçsuz bucaksız güzelliğini, dağların denize değmesini hissetmektir. Ya da “İnce Mehmed” romanını İsfendiyer Dağları’nın denize değen eteklerinde yazabilmektir.
     Köyüstü, Topallar, Bozköy ve Düz İlit Tepeleri Çakraz coğrafyanın baki noktalarını oluşturur. Tepelerin ve arazinin yarısı kızıl, diğer yarısı da kahverengine bürünmüştür. Bölgedeki dokuz köy bir benek misali ovada, bayırda, tepelerde konuşlanmış ve gizemlerle doludur. Karabalçık Dağındaki çamurlarının inatçılığını, gıslavet marka lastik ayakkabıları nasıl tutsak ettiğini oradan geçenler çok iyi bilir. O çamurlar, manası bilinmese de “Çakraz çökelez arabası göveles” söylemini üretmiştir.
     Karadeniz’de yolculuk edenler iyi bilirler. Kıyılardaki kumsallar mahremmiş gibi kendilerini gizlerler. Arabaların geçtiği yollardan görünmezler. Ama aşağılara yürünürse önce evlerin damlarındaki kırmızı kiremitler ve sonra da kumsallar ortaya çıkar. Çakraz ve Delikli Şile’de olduğu gibi.
     Şimal Yıldızı’ndaki Karadeniz, kara değil, ya mavi, ya yeşil ya da turguazdır. Kara tarafı ak ve kahverengine bürünmüştür. Bazı kısımlara yeşille sürme çekilidir. Erik, elma ve armut çiçekleri bembeyaz bir gelinlik gibi ait olduğu ağaçları örter. Serçe, çekirge ve Ağustos böceği sesleri ortalığı doldurur. Bülbüller en güzel şarkılarını Çakraz için söylerler. Anlatılanlar sadece yaza ait görüntüler. Sonbahar için ne demeli! O hem şölen, hem de hüzündür. Sabahları aydede, sararmış ağaçlara selam vererek gökyüzüne çekilir. Sular, üzerinde hep yaprak taşır. Çakraz’da su için yaprak yük değil, yitirilen bir dosttur.   
   Grup vaktini ise söylemek gerçekten zor. Güneş alçalmaya başladığında gökyüzü kızıla boyanır. Sapsarı ovanın üzerinde kuşlar uçmaya başlar. İlk önce Bozköy’ünün koyu gölgesi Şeyhlere ve Ovaya düşer. Göğün maviliği ile turguaz suların rengi usulca sarıya çalar. Güneş ise adeta kızıl bir top olur. Delikli Şile ve Ali Obası ağır ağır hüzne boğulur. 
   Başka bir romantik görünüm ise yağmur ve sistir. Sis kış ve baharların esrarlı tezahürüdür. Beyaz bir tül gibi denizden gelir ve önce ovayı sonra da Topalları ve Ali Obası’nı örter. Bakı noktaları o sisin üzerine abanarak sanki göğe yükselirler. 
   Bu manzaralar görenlerde hep tiryakilik yaratmıştır. Onun için Çakraz, 1960 yılından bu yana Karadeniz’in şirin bir turizm köşesidir. 
   Gezip görülecek yerler: Gürcü Oluk Mağarası.
    KURUCAŞİLE
    Bartın’ın kuzey doğusunda zeytin ve sandal burunları ile sınırlanan koylar üzerine kurulmuştur. İlçenin kuzeyini Karadeniz kuşatırken, doğusunda Kastamonu’nun Cide’si, batısında Amasra ve güneyinde yine Kastamonu ili yer alır. 
  Kurucaşile, Küre Dağları’nın uzantıları olan Karadağ, Kayaardı ve Karsaduran dağları ile çevrilidir. Karaman ile Tekke Önü köyleri arasında fok balıklarına mahsus 10x10x10 ebadında kıyı mağarası vardır. 
   Bölgede Hititler döneminde Pala ve Kaşkalar yaşamışlardır. Daha sonra Fenikeliler, Kayralılar ve Akalar ile M.Ö. 306’da Kromna’lılar yer almıştır.  
   İlerleyen tarihlerde ise İyon, Lidya, Pers, Amastrist, Pontus, Roma ve Bizans dönemlerini yaşayan Kurucaşile, 1460 yılında bir Osmanlı kenti olmuştur.
  Cumhuriyetin ilanından 1957 yılına kadar Bartın’a bağlı nahiye olarak kalan Kurucaşile, 1957’de Zonguldak’ın, 1991 yılında ise Bartın’ın İlçesi olmuştur.   
   Kurucaşileliler, İ.Ö. III. yy.lın destansı öyküsü olan Argonautlar serüveninin içersinde mutlaka yer alırlar. Orta yaş üzerinde kiminle konuşursanız konuşun,  konu tarih ve ahşap yat yapımcılığına gelmişse, anlatım bir şekilde Argos Usta’ya dayandırılır. Peki, Argos Usta ile Krucaşile ilişkisi nasıldır? 
   Karadeniz’in Kolkhis ülkesinde Altın Postu(kaçırılan kanatlı koçun pöstekisi) aramaya gidecek olan İason, Tiphys, Orpheus, Idmon, Amphiaros, Mopsos, Kalais, Zates ve öteki kahramanlara sağlam bir gemi gerekir. Gemiyi nerede ve kime yaptıralım diye düşünmeye başlarlar. Sonunda Kromna’da(Kurucaşile) yaşayan Argos Usta akla gelir.  Argos mesleğinin eri olup, sözü edilen gemiyi yapmaya karar verir. Gemi tanrıça Athena’nın gözetiminde yapılmıştır. Elli küreklidir. Direk için meşe ağacı kullanılmıştır. Kerestesi Kytoros(Gideros) dağından gelmiştir. Kytoros dağındaki kutsal ağaçlar bu iş için Athena’nın gözetiminde kesilir. Ayrıca Drahna Dağındaki kutsal meşe ağacından kesilen pruvası(geminin baş bölümü) çok özeldir. Athena pruvayı kendisi yontar ve ona konuşma özelliği verir. Böylece pruva kehanette bulunabiliyordu. 
    Her şey bittikten sonra gemiye hızlı, hafif ve parlak anlamında Argo ismi konuldu. İnşası bitince de Iolkos’a getirildi. Sefere katılan yiğitlere de geminin adından dolayı Argonautlar(Argo gemicileri) dendi.
    Kromna dönemindeki bu anlayış, Osmanlılar’da gulet, çektirme mavna, yelkenli, bumbarta ve martiko gibi çeşitlerle sürdürülmüş, günümüzde de ahşap tekne yapımına Kapısuyu, Kurucaşile ve Tekkeönü’ndeki tersanelerde devam edilmektedir.

    Bu geleneksel meslek, 1998 yılında öğretime açılan Ahşap Yat Yapımı Anadolu Meslek Lisesi ile çağdaş bilim ve teknoloji metotları ile beslenen bir yapıya kavuşmuştur. 

   Gezip görülecek yerler: Fok Balıkları Mağarası, Gölderesi Şelalesi, Tekkeönü ahşap gemi ve yat yapım atölyeleri, Kapısuyu Peri Kayaları ve Küre Dağları Milli Parkı’nın Kurucaşile bölümü 

    ULUS
   Ulus, Bartın'ın güneydoğu yönünde, Ulus ve Eldeş çaylarının birleştiği bir vadide kurulmuştur. Doğusunda İğneciler, batısında Ulu Kaya ve Kara Kaya dağları bulunmaktadır. Ulu Kaya Köyü yakınında ise Ulukaya Şelalesi ve Kanyonu oluşmuştur. Batı tarafındaki Eldeş Vadisinin uzunluğu 30 km. civarındadır.
     Ulus'un tarihi M.Ö.3000 yılına kadar uzanmaktadır. M.Ö. 2000- 800 Yılları arasında yöreye önce doğudan, sonra da batıdan göçler olmuş, sırasıyla Hititliler ve Gasgalar egemenliklerini kurmuşlardır. 
    Türklerin bölgeye ilk kez yerleşmeleri Bozulus Türkmenleri ile başlamıştır. Yıldırım Beyazıt Ulus'u 1392 yılında Osmanlı topraklarına dahil etmiş, Anadolu Selçukluları zamanında da yöre, Candaroğulları'nda kalmıştır. 
     İlçenin ismi "üleşmek" mastarından türetilerek "Ülüş" olarak ifade edilmiştir. Moğolca'ya ise "Ulus" şeklinde geçmiştir. Aynı zamanda "Ulus" söylemi, içinde yaşayan insanlarla birlikte ülkenin bir şehzadeye verilen bölümü, anlamına da gelmektedir.
      Uluslu İbrahim Hamdi Efendi ( 18.yy başlarında ) kaleme aldığı " Atlas " adlı eserinde " Ulu Yaylak ve Gökbeli ormanları, değil Osmanlı' ya bütün cihana yeter " diyerek bölgenin bitki örtüsü hakkında bilgi vermektedir. Ulus, Safranbolu'ya bağlı bir Nahiye konumunda iken, 1944’de Zonguldak’ın, 1991 tarihinde de Bartın'ın İlçesi olmuştur. 
Gezip görülecek yerler: Uluyayla, Ulukaya Şelalesi ve Kanyonu, Küre Dağları Milli Parkı’nın Ulus bölümü.
                 Gerek misafirperverliği ve yaratıcılığı ve gerekse sahip olduğu doğal ve kültürel değerlerle üst noktalara çıkan ve saklı köşeleri ile adından bahsettiren Bartın,  hayal ile gerçek arasındaki bir çizgidedir. Parthenious’un sessizliği, “Konuk Sevmez Deniz”in hırçınlığı, Ulukaya’nın gizemli aşklara olan iksiri, Fatih’in Çeşm-i Cihanı,  Amastris’in son nefesinde denizin derinliklerinde gizlenmiş sedaları, ahşabın rengi,  türkuazın içine resmedilmiş ağaçlar, deniz- kızlarının lacivert renkli dalgalar üzerindeki şiir dinletileri ve oluşan yakamozlar sizleri beklemektedir.  23.10.2008  
 
İsmail AKTAŞ
Uzman
Bartın İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü